Şirket Kuruyoruz – 1. Şirket Kurmak Mantıklı mı?

Şirket Kurmak Mantıklı mı?

İnsanlar genelde bana tek bir soruyla gelmiyor.
Önce biraz anlatıyorlar. İşten, ortaklıktan, son aylarda yaşananlardan…
Ama bir yerden sonra cümleler hep aynı yere bağlanıyor.

“Biz bir yerden sonra kontrolü kaybettik.”
“Başta böyle olacağını düşünmemiştik.”
“Şirket kurunca daha kolay olur sanmıştık.”

Aslında bu seriyi yazma fikri de tam olarak buradan çıktı. Çünkü fark ettim ki, insanlar şirket kurarken hukuki bir yapı kurduklarını değil, zihinsel olarak bir eşiği geçtiklerini zannediyorlar. Sanki şirket kurunca hayatın başka bir moduna geçilecekmiş gibi. Oysa dosyalar bana başka bir şey anlatıyor.

Geçenlerde bir iş görüşmesinde, karşımdaki kişi daha cümlesini toparlayamadan şunu söyledi:
“Biz şirketi kurduk ama her şey daha zor hale geldi.”

Bu cümleyi duyduğumda şaşırmadım. Çünkü bana gelen insanların önemli bir kısmı, şirketi kurarken aslında neyi değiştirdiklerini hiç düşünmemiş oluyor. Onların kafasında şirket kurmak; biraz büyümek, biraz rahatlamak, biraz da riskten uzaklaşmak demek. Ama hukuk bu tabloya böyle bakmıyor.

Şirket kurulduğu anda insanın hayatında sihirli bir eşik geçilmiyor. Sabah kalktığında daha bilinçli olmuyorsun, kararları daha doğru almıyorsun, reflekslerin bir anda profesyonelleşmiyor. Sadece yaptığın işlerin etrafına daha kalın bir çerçeve çizilmiş oluyor. O çerçevenin içinde ne yaptığın ise hâlâ tamamen sana bağlı.

Bir dosyada şunu çok net hatırlıyorum:
Tek başına çalışırken her sözleşmeyi iki kere okuyan bir kişi, şirketi kurduktan sonra aynı sözleşmeye neredeyse hiç bakmadan imza atmıştı. Sonra da “Bu kadar ağır bir madde olduğunu fark etmemiştim” dedi. Aslında fark etmemesi tesadüf değildi. Çünkü şirket, ona yanlış bir güven hissi vermişti.

Tacir olmanın en kritik noktası da burada başlıyor. Şirket kurduğun anda, kanun seni “daha dikkatli olması gereken biri” olarak kabul ediyor. Buna hukukta basiret deniyor. Yani sen artık “bilmiyordum”, “fark etmedim”, “öyle olacağını düşünmemiştim” diyebilecek biri değilsin. Senin daha öngörülü olman bekleniyor. Ve bu beklenti sadece teoride kalmıyor; dosyanın sonucunu doğrudan etkiliyor.

Mesela fatura meselesi.
Birçok kişi için fatura sadece muhasebenin konusu. Oysa ticari hayatta fatura, sessiz ama çok güçlü bir belge. Ticari işletmesi kapsamında bir iş yapan tacirden, karşı taraf her zaman fatura isteyebilir. Ama asıl kritik olan şu: Tacir olarak bir faturayı aldığında, içeriğine sekiz gün içinde itiraz etmezsen, kanun seni o faturayı kabul etmiş sayıyor.

Bir dosyada müvekkil bana “Ben o faturaya hiç bakmadım” demişti. Haklıydı, gerçekten bakmamıştı. Ama bu, sonucu değiştirmedi. Çünkü kanun şunu söylüyor: Sen tacirsin, bakmalıydın. İşte şirket kurmanın görünmeyen bedellerinden biri tam olarak bu.

Aynı durum teyit mektuplarında da karşımıza çıkıyor. Telefonla konuşulmuş, e-postayla anlaşılmış, ardından kısa bir yazı gelmiş… Kimse önemsememiş. Ama o yazıya sekiz gün içinde itiraz edilmemişse, artık o metin sözleşmenin bir parçası hâline geliyor. İnsanlar bunu genelde ancak iş bozulduğunda fark ediyor.

Şirket kurulduktan sonra çok sık gördüğüm bir başka değişim de şu: Tek başına çalışırken insanlar hata yapmaktan daha çok korkuyor. Çünkü hata hemen cebine, ilişkilerine, itibarına dokunuyor. Ama şirket kurulduğunda bu korku biraz öteleniyor. “Şirket var” duygusu geliyor. Bu duygu insanı daha cesur yapmıyor; daha erteleyici yapıyor. Sorunlar çözülmüyor, birikiyor.

Bir noktadan sonra tablo ağırlaşıyor.
Bir çalışanla problem çıkıyor.
Kira konuşuluyor.
Bir fatura gecikiyor.
Bir çek gündeme geliyor.

Ve o anda geriye dönüp şu cümle kuruluyor:
“Biz şirket kurunca işler daha düzenli olur sanmıştık.”

Aslında düzen gelmedi. Sadece dağınıklık daha geç fark edildi.

Bir başka çok yaygın refleks de şu: “Ben şahsen yapmadım.”
Şirket sahipleri bu cümleyi kurarken gerçekten buna inanıyor. Çünkü zihninde bir ayrım var: Ben ve şirket. Ama hukuk o ayrımı o kadar kolay kabul etmiyor. Karar kimdeyse, yetki kimdeyse, imza kimdeyse sorumluluk da orada duruyor. Masumuz tabii demek insanın içini rahatlatıyor ama dosyanın gidişatını değiştirmiyor.

Tacir olmanın bir başka sert yüzü de sözleşmelerde ortaya çıkıyor. Normalde bazı durumlarda hâkim aşırı gördüğü cezai şartı ya da ücreti indirebilir. Ama tacir için bu kapı çoğu zaman kapalıdır. Çünkü sen o sözleşmeyi imzalarken ne yaptığını bilmesi gereken kişisin. Bunu imza anında kimse hatırlamaz ama kriz anında herkes öğrenir.

Bir de işin başında çok hafife alınan şirket türü meselesi var. Limited mi olsun, anonim mi, şahıs mı? Çoğu zaman bu karar “sonra bakarız” diye geçiştirilir. Ama yanlış şirket türü, yanlış ayakkabı gibidir. İlk gün canını yakmaz ama uzun yolda yürüyemezsin. Bu yanlışlık genelde en kötü anda ortaya çıkar: İlk icrada, ilk davada, ilk ortak krizinde.

O yüzden ben şuna inanıyorum: Şirket kurmak başlı başına mantıklı ya da mantıksız bir şey değildir. Mantıklı olan ya da olmayan, kişinin bu hukuki ve zihinsel yükü taşıyıp taşıyamayacağıdır. Yazılı düzen kurabilecek misin? Gelen faturaya bakacak mısın? Gelen yazıyı okuyacak mısın? İmza attığın sözleşmenin bedelini gerçekten hesaplayacak mısın?

Şirket, bunları senin yerine yapmaz.
Sadece yaptıklarını büyütür.

Bu “Şirket Kuruyoruz” yazı serisinde de tam olarak bunu konuşacağız. Kimseye “kur” ya da “kurma” demek için değil. İnsanlar nerede yanılıyor, hangi noktada risk fark edilmiyor, dosyaya iş geldiğinde tablo nasıl görünüyor… Bunları anlatmak için.

Bir sonraki yazıda, bu sefer herkesin en çok sorduğu yerden devam edeceğiz: Limited mi anonim mi meselesi neden genelde kriz anında gündeme geliyor?

Paylaş

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir